Bir Çim Biçme Makinesi, Bir Medeniyet
İbrahim Kayaoğlu
Modern çağın en büyük yanılgılarından biri şudur: Ahlâkın sözle öğretilebileceği, vicdanın nutuklarla inşa edilebileceği sanılır. Oysa hakikat, çoğu zaman sessizdir. Gösterişsizdir. Hatta sıradandır. Ama etkisi derindir.
Amerika’da bir alışveriş merkezinde yaşanan ve ünlü gazeteci Hatice Bin Ganna’nın bizzat şahit olduğu o sahne, işte bu hakikatin somut hâlidir.
Bir Müslüman kadın… Yorgun, ama kararlı. Yanında ağır bir çim biçme makinesi. Saatlerce önce kredi kartıyla satın aldığı bu makinenin bedelinin kasada hesaba eklenmediğini fark eder. Hukuken sorumluluğu yoktur. Kimse fark etmemiştir. Sistem işlememiştir. Ama vicdan susmamıştır.
İşte tam da burada başlar İslam.
Kadın, iki saatlik yolu tekrar kat eder. İşinden izin alır. Ağır makineyi sırtlanır ve mağazaya geri döner. Kasiyere tek bir cümle söyler: “Bunun parasını ödemeye geldim.”
Kasiyer şaşkındır. Müdür hayret içindedir. Çünkü modern dünyanın alışık olmadığı bir davranışla karşı karşıyadırlar. Kimsenin zorlamadığı, kimsenin görmediği, kimsenin talep etmediği bir doğruluk…
Kadın, neden geri döndüğünü tek kelimeyle açıklar: “It is AMANA.” Bu, emanettir.
İslam’da emanet; sadece eşyayı korumak değildir. Kul hakkını gözetmektir. Helâl ile haram arasındaki sınırı titizlikle muhafaza etmektir. İnsanların görmediği yerde de Allah’ın gördüğünü bilmektir.
O an mağazada yaşananlar bir “duygu patlaması” değildir. Bu, ahlâkın hâl diliyle tebliğ edilmesidir. İnsanlar İslam’ı sorar. Ahlâkını sorar. İnancını merak eder. Çünkü ilk kez İslam’ı savunan bir söz değil, yaşayan bir örnek görmüşlerdir.
Mağaza müdürü, makineyi hediye etmek ister. Ama kadın bunu da reddeder: “Ben bunu Allah rızası için yaptım. Sevabının gölgelenmesini istemem.”
İşte bu cümle, çağımıza atılmış sessiz ama sert bir tokattır. Çünkü bugün iyilik bile menfaatle ölçülür hâle gelmiştir. Karşılıksız olan her şey “anlamsız” sayılmaktadır.
Oysa o gün bir alışveriş merkezinde şunu gördük: İslam, savunulacak bir ideoloji değildir. İslam, yaşanacak bir ahlâktır.
Minare yoktu. Ezan okunmadı. Vaaz verilmedi.
Ama İslam oradaydı. Sessizdi. Vakurdu. Onurluydu.
Ve bir çim biçme makinesinden çok daha ağır bir yük taşıyordu: Bir medeniyetin şerefini.
Asıl soru şudur: Biz bugün, kendi hayatlarımızda bu emaneti ne kadar taşıyabiliyoruz?