İran hakkında sağlıklı yorum yapabilmek için onların sahip olduğu inanç yapısını iyi bilmek gerekir. Bu bilgiye yeterince sahip olmadan yapılacak her yorum eksik kalacaktır.
İran'ın İslam anlayışının temeli Şia inancıdır.
Şia inancı, tarihi sürecinde, siyasal bir tercihten inanç yapısına dönüşen bir anlayıştır.
Bunun temeli de Sünni İslam anlayışının karşısında olmasıdır.
İran İslam devletinin kurucusu Ayetullah Humeyni, İslam fıkhında devlet adlı kitabında "peygamberin vefatından sonra halifeliğin Hz Ali'ye ait olması gerekirken, Ebubekir, Ömer ve Osman bu hakkı gaslederek zulmetmişlerdir."
Bir diğer sapkın anlayışları da "imamların masum olduğu" anlayışıdır.
Her ne kadar bu imamlar ehli beyt diye tarif edilenler olsa da daha sonra İran'ın başına geçen Humeyni ve diğer ruhani liderlerin de aynı durumda olduğuna inanırlar.
Yine Şia'nın Mehdi inancı da İran'ı anlamak için önemlidir.
Peygamberin soyundan gelen ve beş yaşlarında iken kaybolan İmam Mehdi'nin ahir zamanda gelerek İslam'ı dünyaya hakim kılacağına iman edilir. Bu nedenle Şia olan İran kendini ayrıcalıklı ve üstün görür. Tıpkı Yahudiler gibi...
Yani Şia İran'ın İslam siyaset tarihine bakışı bu sakat anlayış üzerine kurulduğu için takip ettikleri tüm davranışlar ve siyasal ilişkileri de bu doğrultuda incelenmelidir.
Bu inanç yapısı üç temel çarpıklığı ön plana çıkarıyor.
Sünni İslam düşmanlığı ve imamların masum (günahsız) oldukları için hata yapmayacakları için sorgulamazlar anlayışı. Ve beklenen Mehdi'nin gelmesiyle birlikte İran'ın üstünlüğünün tüm dünyada kabul edileceğine, kendilerinin ayrıcalıklı ve diğer toplumlardan üstün olduklarını inanmaları, İran'ı tanımak için önemli kriterlerdir.
Bu katı Mezhepçi anlayış tarih boyunca İran’ın gözünü kör etmiştir.
Tarihteki varlığı süresince hemen hemen hiçbir Müslüman olmayan devletle savaşmayıp, defalarca, aynı dine sahip olan Osmanlı’ya karşı savaşma gafletine düşmüştür. Osmanlı’nın Batıda yaptığı her savaşı fırsat bilerek, sürekli olarak Osmanlı’ya kalleşçe saldırmıştır.
Bugüne geldiğimizde ise, İran’ın hem bölgesel hem de uluslararası alanda Türkiye ve diğer İslam ülkelerine karşı siyasetiyle tek taraflı bir düşmanlık politikası izlemektedir.
İran, bu tutumunu asırlar boyunca İslam âleminin lideri olmuş Türkiye’ye karşıda devam ettirmiştir. Teolojik temelli olan bu inanç yapısını devlet siyaseti haline getirmek suretiyle devam ettirmektedir.
Diğer taraftan ise ABD ve İsrail, İran’la hiçbir zaman düşman olmamıştır.
Düşman görünerek İran’ın dünya Müslümanları ve özellikle Sünni dünya ya karşı Müslümanlar nezdinde itibar kazanmasını temin etmektedir. Yani emperyalist güçler İran’a, “Sürekli düşman görünelim ki sen yeni dostlar kazan” demek sureti ile stratejik ve danışıklı bir kavga içindedirler.
Bunun en bariz örneği, İran’ın bütün ekonomik ve toplumsal sorunlarına rağmen bölgede önemli bir güç kazanmasıdır.
Bir başka dikkat edilecek hususu ise, ABD’nin Irak işgali sonrası kurulan Şii hükümetler ile İran her zaman yakın ile ilişkiler kurmuş olmasıdır. ABD Irak işgali ile Irak'ta İran'a alan açmıştır.
Geçen yıl İran'ın Pakistan ve Şia iktidarın olmadığı Irak'a karşı tutumu bunun en bariz örneğidir.
İran, siyonist ABD ve İsrail'e çemkirip Müslüman Pakistan'ı ve Irak'ı vuran, Yemen'in bugünkü durumunun ve yıllarca zalim Esad rejimine destek vererek milyonlarca insanın katline ve sürgününe neden olan, İslam'ın bedenine yerleşen mikrop gibi her tarafa yayılmıştır.
Ama aynı İran Gazze'de Müslüman katliamı yaşanırken ne Amerika'yı nede İsrail'i rahatsız edecek hiçbir tavrı olmamıştır.
Azerbaycan, kendi topraklarını Ermeni işgalinden kurtarmak için başlattığı Karabağ savaşında Türkiye'den tam destek giderken İran ise Ermenistan’ın yanında yer almıştır.
Türk dünyasını birbirinde bağlayacak olan Zengezur koridorunun önündeki en büyük engelde yine İran olmuştur.
İran-Irak Ticaret Odası Başkanı Yahya Al İshak, İran'ın ABD yaptırımları nedeniyle bloke edilen Irak'taki 10 milyar dolarının serbest bırakılması, İran pasaportu da bulunan dört erkek ve bir kadının, Güney Kore'de tutulan dondurulmuş İran fonlarından 6 milyar doların Doha'daki bankalara ulaştığı onaylandıktan sonra Tahran'dan ayrılmalarına izin verilmesi gibi olaylar danışıklı döğüşün göstergeleridir.
İran'ın en iyi korunan yeri Tahran'da Hamas lideri İsmail Haniye'nin öldürülmesi düşündürücüdür.
Kasım Süleymani ve İran'daki bazı üst düzey yöneticilerin ölümünde bile Molla yönetiminin planı dahilinde olmuştur.
ABD'nin, İran'ın içinde bazı yerleri bombalama haberlerinde hep bu açıdan bakmak gerekmektedir.
Kendi aralarında ki sözde çatışmaları büyük bir kavga gibi lanse eden siyonist medyanın yaydığı haberlere de itibar etmemek gerekmektedir.
Kasım Süleymani öldürüldüğünde intikam yeminleri ederek kitlesinin sadece gazını almıştır.
Yakın zamanda İsrail, Suriye'deki İran konsolosluğu ve büyükelçilik konutuna saldırı düzenledi. Saldırıda 13 kişinin hayatını kaybetti ve yine İran sadece tehditler savuruyor.
İran'ın İsrail'e yaptığı karşılıklı saldırıda aynı senaryonun bir başka versiyonudur.
CNN Türk Washington temsilcisi Yunus Paksoy'un geçen yıl yaptığı haber her şeyi çok net ortaya koymaktadır.
Kongre’de İsrail’e silah ambargosu imzaları toplanıyorken İran “gerilimi” sonrası 6 aydır geçmeyen 88 milyar dolarlık Ukrayna ve İsrail yardımı apar topar kongreden geçirildi
Biden hemen açıklama yaptı:
“Bu paket, İsrail'in İran'ın benzeri görülmemiş saldırılarıyla karşı karşıya olduğu ve Ukrayna'nın Rusya'nın sürekli bombardımanı altında olduğu, ciddi bir aciliyet anında gerçekleşti.”
Durum bu kadar açık ve net.
Sözde devrim yaparak İslam Cumhuriyeti kuran İran'ın ABD ve Batı dünyasına karşı İslam'ın emrettiği birlik ve beraberliği sağlayarak kurumsal ittifak çabaları göstermesi gerekirken tam tersine İslam dünyasının her yerine mezhepçi politikalar ile fitne çıkararak Emperyalistlerin emellerine hizmet etmektedirler.
Belki kimileri için abartılı bir tespit olacak ama unutmayın ki, İslam dünyasının başına açtığı belalar ve ektiği fitne tohumları ile en büyük İslam düşmanı İran'dır.