Nerede O Eski Ramazanlar?
İbrahim Kayaoğlu
Her Ramazan geldiğinde, dilimize istemsizce aynı cümle düşer:
“Nerede o eski Ramazanlar…”
Bu bir şikâyet cümlesi midir, yoksa bir özlem mi?
Belki de ikisi birden…
Aslında Ramazan hâlâ aynı Ramazan. Oruç hâlâ aynı oruç. Sahur hâlâ bereket, iftar hâlâ şükür vaktidir. Değişen Ramazan değil; değişen biziz, değişen hayatlarımız, değişen kalplerimizin ritmidir.
Eskiden Ramazan gelmeden önce evlerde bir hazırlık başlardı. Anneler erzak listesi yapar, babalar alışverişe çıkar, çocuklar iftardan sonra teravih namazına gitmenin ve sokakta oynamanın hesabını yapardı. Ramazan, sadece aç kalmak değildi; Ramazan, bir gelişti. Bir misafir gibi karşılanırdı. Saygıyla, heyecanla, sevinçle…
Mahallelerde bir hareket olurdu. İftar saatine yakın sokaklar sessizleşir, herkes evine çekilirdi. Çünkü iftar, sadece yemek yemek değildi. İftar, aile olmaktı. Aynı sofrada buluşmaktı. Aynı duaya “âmin” demekti.
Bir tas çorba, bir parça ekmek… Ama içindeki huzur, bugünün en zengin sofralarında bile bazen bulunamayan cinstendi.
Teravih namazları ise Ramazan’ın kalbiydi. Camiler dolup taşardı. Yaşlılar en önde, gençler ortada, çocuklar ise arka saflarda saf tutardı. Çocuklar için teravih biraz oyun, biraz heyecandı. Ama o cami kokusu, o huzur, onların ruhuna sessizce işlenirdi.
Teravih çıkışı başlayan hayat ise bambaşkaydı.
Sokaklar yeniden canlanırdı. Sokak baslarında gençlerin muhabbetler envai türlü oyunlar oynanırdı. Meydanlarda eski gelenekler yaşatılırdı.
Çay muhabbetleri Badem şekeri ve derin muhabbetler vaz geçilmezdi. Çünkü Ramazan sadece bedeni değil, kalbi de terbiye ederdi.
Komşular birbirini unutmuyordu. Bir tabak yemek sessizce kapıya bırakılırdı. Fakir ile zengin aynı sofranın duasında buluşurdu. Kimsenin aç kalmasına gönül razı olmazdı.
En önemlisi de insanlar daha az konuşur, daha çok hissederdi.
Bugün ise her şey var, ama sanki bir şey eksik…
Sofralar daha zengin, ama sohbetler daha fakir.
Evler daha büyük, ama aileler daha uzak.
Işıklar daha parlak, ama kalpler daha karanlık…
Eskiden insanlar iftarı beklerdi, şimdi ise telefon bildirimlerini bekliyor. Eskiden ezan sesiyle sofraya oturulurdu, şimdi ise ekranlara bakılarak vakit takip ediliyor.
Eskiden Ramazan dışarıda yaşanırdı. Şimdi ise ekranların içinde yaşanıyor.
Ama asıl soru şu:
Gerçekten eski Ramazanlar mı gitti, yoksa biz mi uzaklaştık?
Ramazan hiçbir yere gitmedi. O hâlâ geliyor. Kapımızı çalıyor. Kalbimize misafir olmak istiyor. Ama biz kapıyı ne kadar açıyoruz?
Ramazan, sadece aç kalmak değildir.
Ramazan, hatırlamaktır.
Kim olduğumuzu hatırlamaktır.
Neden yaşadığımızı hatırlamaktır.
Bu dünyanın geçici olduğunu hatırlamaktır.
Ramazan, kalbin yeniden ayarlandığı aydır.
Belki de “nerede o eski Ramazanlar” demek yerine, şu soruyu sormalıyız:
Biz, Ramazan’a ne kadar yakınız?
Çünkü Ramazan sokakta değil, takvimde değil, sofrada değil…
Ramazan, kalpte yaşar.
Eğer kalbimizde yer açarsak, eski Ramazanlar geri gelir.
Aynı huzur, aynı bereket, aynı sükûnet yeniden bizim olur.
Belki çocuklar eskisi kadar sokakta değil.
Belki hayat daha hızlı, daha yorucu…
Ama Ramazan hâlâ aynı çağrıyı yapıyor:
“Yavaşla.”
“Hatırla.”
“Şükret.”
“Paylaş.”
“İnsan ol.”
Eski Ramazanları özlemek güzeldir. Ama daha güzeli, bugünün Ramazanını eski Ramazanların ruhuyla yaşayabilmektir.
Çünkü Ramazan geçmişte değil…
Ramazan, onu yaşamak isteyen herkesin kalbinde hâlâ yaşıyor.