Kep Havaya Atıldı, Hasret Yere Düştü
İbrahim Kayaoğlu
Bazı geceler vardır; takvimde yalnızca bir tarih olarak kalmaz. İnsan ömründe unutulmayacak izler bırakır. Fırat Üniversitesi'nde uluslararası öğrenciler için düzenlenen mezuniyet programı da işte böyle bir geceydi.
O salona girenler bir mezuniyet törenine katıldıklarını zannediyorlardı.
Oysa biraz sonra, diplomanın ötesinde bir hikâyeye şahit olacaklarını bilmiyorlardı.
Bir yanda yılların emeği...
Bir yanda gurbetin yükü...
Bir yanda ana hasreti...
Ve bütün bunların üzerine inşa edilmiş bir kardeşlik...
Bugün dünyanın dört bir yanında sınırlar daha yüksek, duvarlar daha kalın, önyargılar daha keskin hâle geliyor. İnsanlar aynı dili konuşuyor ama birbirini anlamıyor; aynı şehirlerde yaşıyor ama birbirine yabancılaşıyor.
Böyle bir çağda, farklı ülkelerden gelen gençlerin aynı sıralarda oturup aynı hayalleri paylaşmaları başlı başına bir umut vesilesidir.
Fırat Üniversitesi sadece diploma vermedi.
İnsan yetiştirdi.
Gönül kazandı.
Kardeşlik inşa etti.
Konuşmam sırasında gençlere şunu söyledim:
"Bugün elinizde tuttuğunuz diploma, yıllarca verdiğiniz emeğin belgesidir. Fakat asıl kıymetli olan, bu yıllar boyunca kazandığınız dostluklar, öğrendiğiniz vefa ve omuz omuza kurduğunuz kardeşliktir. Sizler ülkelerinize döndüğünüzde yalnızca meslek sahibi insanlar olmayacaksınız; Türkiye'nin gönül elçileri olarak da hatırlanacaksınız. Gideceğiniz her yerde adaletinizi ilminizle, ahlakınızı davranışınızla ve kardeşliğinizi yüreğinizle temsil edeceksiniz."
Salonda zaman zaman alkışlar yükseldi.
Zaman zaman gözyaşları...
Ama gecenin en dokunaklı anı, programın sonunda yaşandı.
Sunucu bir ismi anons etti.
Kimsenin beklemediği bir sürpriz...
Tam on iki yıldır birbirini göremeyen iki kardeş, mezuniyet gecesinde aynı sahnede buluştu.
Birbirlerine doğru attıkları birkaç adım, aslında on iki yıllık hasretin mesafesiydi.
Sarılmaları uzun sürdü.
Çünkü ayrılık uzun sürmüştü.
O an salondaki herkes sustu.
Bazıları gözyaşlarını gizleyemedi.
Çünkü o sahnede sadece iki kardeş kavuşmuyordu.
Savaşların ayırdığı aileler vardı...
Göç yollarında yarım kalan çocukluklar vardı...
Pasaportların, sınır kapılarının ve uzak coğrafyaların ayırdığı hayatlar vardı.
Ve bütün bunlara rağmen dimdik ayakta kalmayı başaran insanlar vardı.
İşte o yüzden o gece havaya yalnızca kepler atılmadı.
Gökyüzüne umut fırlatıldı.
Yılların özlemi gözyaşı olup toprağa düştü.
Programın sonunda Muhammed Buvakcı'nın seslendirdiği ilahi ve ezgiler, salondaki herkesin yüreğine dokundu. Dualar edildi, fotoğraflar çekildi, hatıralar biriktirildi.
Ama o geceyi unutulmaz yapan ne müzikti...
Ne plaketlerdi...
Ne de diplomalar...
O geceyi unutulmaz yapan şey, insanlığın hâlâ ölmediğini gösteren o samimi kardeşlikti.
Bugün dünyanın en büyük ihtiyacı yeni silahlar değil, yeni köprülerdir.
Yeni duvarlar değil, yeni gönüllerdir.
Çünkü insanı ayakta tutan beton değil; merhamettir.
Devletleri güçlü yapan yalnızca ekonomi değil; yetiştirdiği vicdan sahibi insanlardır.
Bu gençler yarın kendi ülkelerinde doktor olacak, mühendis olacak, öğretmen olacak, akademisyen olacak.
Fakat benim en büyük temennim şudur:
Nereye giderlerse gitsinler, Elazığ'ın misafirperverliğini, Fırat Üniversitesi'nin ilim iklimini ve bu aziz milletin kardeşlik ruhunu unutmasınlar.
Çünkü bazı diplomalar meslek kazandırır.
Bazıları ise ömür boyu taşınacak bir vefa borcu yükler.
Ben inanıyorum ki bu gençler, diplomaları kadar Türkiye'den götürdükleri kardeşlik emanetini de ömürleri boyunca taşıyacaklardır.
Ve yıllar sonra geriye dönüp baktıklarında, en çok not ortalamalarını değil; aynı sofrada paylaştıkları ekmeği, aynı safta ettikleri duayı ve birbirlerine "kardeşim" diye hitap ettikleri günleri hatırlayacaklardır.
Çünkü insanın gerçek mezuniyeti, okuldan aldığı diploma değil; geride bıraktığı güzel izdir.