Bu Dünya Bizim Değil, Emanetimizdir
İbrahim Kayaoğlu
Enis Doko’nun şu cümlesi insanı durdurup düşündürüyor:
“Bu dünyada garibiz, yabancıyız ama inatla burayı yuvamız yapmaya çalışıyoruz. Oysa Peygamberimizin dediği gibi, biz sadece buradan geçen birer yolcuyuz.”
Aslında bu söz, İslam düşüncesinin merkezinde duran bir hakikatin modern bir ifadesidir. Resûlullah’ın (sav) Abdullah bin Ömer’e hitaben söylediği rivayet edilen şu öğüt, yüzyıllardır kulaklarımızda çınlar:
“Dünyada bir garip ya da bir yolcu gibi ol.”
Bu cümle, dünyadan kopmayı değil; dünyaya ait olmadığımızı bilerek yaşamayı öğretir. Sahip olduklarımızı mutlak mülkümüz gibi görmek yerine, geçici birer emanet olarak kavramayı…
Kur’an, insanın bu dünyadaki konumunu defalarca hatırlatır.
“Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen ne yeri yarabilirsin ne de dağlarla boy ölçüşebilirsin.”
İnsanın sınırlılığını hatırlatan bu uyarı, modern çağın kibirli insanına da seslenir.
İslam’da mülkiyet anlayışı, mutlak anlamda insana değil Allah’a aittir:
“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır.”
İnsan ise bu mülkün içinde emanetçi konumundadır; tasarruf eder ama sahiplik iddiasında bulunamaz.
İşte bu bakış açısı yerleştiğinde, insanın eşyayla ilişkisi değişir.
Mal biriktirmek hayatın amacı olmaktan çıkar; infak, paylaşma ve ölçü ön plana geçer.
Ev, araba, makam… Hepsi bir gün geride bırakılacak misafirlik eşyalarıdır.
Ama belki de en zor kabul edilen emanet, insana en yakın olanlardır: Eş, çocuk, anne-baba, dostlar…
Kur’an bu noktada çarpıcı bir denge kurar:
“Mallarınız ve çocuklarınız birer imtihandır.”
Yani onlar hem bir nimet hem de sorumluluktur. Sahiplenmek değil, hakkını vererek korumak gerekir.
Peygamber Efendimizin (sav) hayatı da bu bilincin canlı örnekleriyle doludur. O, Medine’nin lideriyken bile hasır üzerinde uyur, dünyaya kalıcıymış gibi bağlanmazdı. Kendisine bir vadi dolusu altın teklif edilse bile kalbinin onlara esir olmasını istemezdi. “Ben dünyada neye benzerim?” diye sorar ve şöyle cevap verirdi:
“Bir ağacın altında gölgelenip sonra orayı terk eden yolcu gibiyim.”
Bu benzetme, insanın dünyayla kurması gereken ilişkinin en berrak tarifidir: Gölgesinden faydalan ama oraya ev kurma.
Bugün insanlık, teknolojisiyle, servetiyle, konforuyla kök salmaya çalışıyor. Ölümü gündeminden çıkarıyor, faniliği unutuyor, mezarlıkları şehirlerin dışına sürüyor. Oysa ölüm, İslam’da karanlık bir son değil; ebedî hayata açılan bir kapıdır.
Dünyayı ebedî zanneden insan, emanete ihanet etme riskiyle karşı karşıya kalır. Hırs artar, merhamet azalır, paylaşma unutulur. Halbuki yolcu olduğunu bilen insan, hafif yaşar; kalbi yüklerle doldurmaz.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şudur:
Gerçekten sahip miyiz, yoksa sadece emanetçi miyiz?
Eğer eşimizi, çocuğumuzu, kazancımızı, makamımızı, sağlığımızı birer emanet olarak görmeye başlarsak; dünyaya bakışımız değişir. Kavgalar küçülür, kayıplar karşısında sabır güçlenir, şükür derinleşir.
Çünkü insan, emaneti sahibine teslim edeceğini bilen kişidir.
Şunu asla unutmamalıyız en sevdiklerimizin mezarına Toprak atmak için sıraya girer ve yine unutmamalıyız ki cenaze dönüşü Lahmacun yer çay içeriz. Çünkü hayat devam ediyor.
İşte tamda burada gerçek huzur Dünyayı ebedi bir yurt sanmaktan vaz geçtiğimiz gün başlar. Ne mutlu O günün kıymetini bilenlere...